Peki, ne yapmalı?
Peki, ne yapmalı?
Umut türküleri sustu. Aşk bitti. Kuru bir ekmek kaldı yalnızlık nöbetlerinin açlığında…
Giden pişmanlıkların arkasında kalan hiçliklerin yarasında, kuru ekmeği ısırırsın.
Yalnızlık gecelerinin ayazında üşüyen sevdalara pişmanlık ıslık çalar. Gece karanlık, gece günah, aydınlık yakın değil ırak. Korkuyorsun artık yalnızlığından, bu yalnızlığın ölüm olduğundan.
Upuzun yıllar kendinlesin. İçine attığın söylenemeyenlerle kavgadasın. Neden, isyanlarında hep yara aldın.
Yok, işte ulan yok bu nedenin cevabı! Derviş misin ki aşk yolunda çile haccına çıktın? Sen günah kadehinden içtin. Bu tapınakta sana aşk yok. Yak umutları, hayalleri, mavi deniz gözlü sevdaları… Unut gitsin sevinçleri, mutlulukları. Mehtaplı akşamların sarhoşluğunda şiir yazdığın sevdaları da yak. Giden gitti sen hala hayat garında kimi beklersin? Trenin sana getireceği öpemediğin, dokunamadığın, paylaşamadığın, sevilemediğin, sokak köpeği gibi rezil olduğun sevdalarının cenazeleridir.
Fırtınadan sonra geride kalan kırık dökük hayatlardır. Artık hayat eskisi gibi değildir. Bir tas çorbayı paylaşan komşu ölmüştür. Yaşlı çınar ranta kurban gitmiştir. Hüzünlü Osmanlı evi de Osmanlı Devleti gibi çökmüştür. Artık yağmurlarda eskisi gibi sevdalı, nazlı değil, hırçın, doğasını bozanlardan intikam alırcasına hiddetli yağıyor. Artık vefanın yerini, para, iktidar alıyor. Onurlu, çalmayan, hakkın-haklının yanında olan değil; hırsısın, çalanın, satanın, adam olmayanın yanında olan daha makbul oluyor. İşte bu maddi dünyamızda dedelerimizin lirik aşklarının hesabı bile okunmuyor.
Senin şimdi sevilmeyi, şımarılmayı özleyen aşkın mı var? O aşk, terk edilen Doğu’nun köyleri gibi virane değil mi? Tarlalar çatlamış, evler örümcek ağı bağlamış… Bırak öyle kalsın. Sevecek kim kaldı buralarda. Sevecek,deli olacak neden mi var? Karnını doyuracağın umut çocukları mı kaldı? Buğday ekeceğin bir metrelik toprak mı kaldı? Bedeninde, nisan kuşları gibi sevdaya çırpacak kalp diye bir et parçası var mı?
Boş versene, çabalamayı, isyanı, emeği… Hakkın olanı, adam gibi sevmeyi, yaşamayı, gülmeyi aldın mı? Babayı aldın değil mi? Bazen isyan etmek gerekir. Yanardağlar gibi biriken isyan gazlarımızı, kızgın lavlar gibi üfürmeliyiz haksızlığın çirkin yüzüne…
İsyan etsek de zili çalmayan bir evde yalnızlıkla baş başa… Kaç yıl oldu böyle yalnız… Kendinle hesaplaşarak, pişmanlığında kurduğun darağaçlarında kendini yüzlerce kere idam ederek sabahlamak… En kötüsü hayat yolunda çaresiz kalmak… Sanki tırmandığın dağda zirveye bir el kadar yakınken, ölüme düşmek. Gitmekle-kalmak arasında çabaladığın bu zor günleri yapayalnız yaşamak… Arayacağın, konuşacağın, sarılıp acıları bir ekmek gibi bölüşeceğin hayat arkadaşın yoktur.
Günler, sensiz akşama kavuşurken, bu yalnız adam, bir umut lambasını daha söndürür. Hayat karanlık, yaşamak anlamsız ve sevgi çoktan bitti. Peki, ne yapmalı?
Hiçbir şey olmamış gibi hayatın o anlarını mı yaşamalı; yoksa gidenlerin arkasından yas mı tutmalı?